Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde,
Periler güler oynarken eski hamam içinde,
Ben dedim şu yoldan, siz deyin bu dağdan,
Sesim yankılandı ta uzak bir bağdan.
Bir varmış, bir yokmuş… Yedi dağın ardında, bereketli ovaların ortasında bir ülke varmış. Bu ülkenin başında, adaletiyle ün salmış bir hakan yaşarmış. Hakanın gönlünü dünyaya bağlayan iki cevher varmış ki biri sağında, biri solunda duran iki oğlundan başkası değilmiş.
Bu iki delikanlı; kara gözlü, al yanaklı, güleç yüzlüymüş. Hakan ne vakit devlet işlerinden başını kaldırsa soluğu onların yanında alırmış. Kimi zaman at sürer, kimi zaman gölgeli bir çınarın altında oturup eski zaman hikâyeleri anlatırmış. “Yüzlerine gam düşmesin.” diye elinden geleni ardına koymazmış. Canları ne isterse sofraya o gelirmiş.
Gel zaman git zaman, yıllar su gibi akmış. O iki çocuk boy atmış, delikanlı olmuş. Amma velakin mutluluk uzun sürmemiş. Gün gelmiş, bu iki kardeşin iştahı kesilmiş. Sarayın mutfağında pişen onca yemeğin kokusu bile onları yerinden oynatmaz olmuş. Kaşıklar tabakta kalmış, lokmalar yarım bırakılmış. Günden güne solmuşlar. Gözlerinin feri sönmüş, dizleri titrer olmuş.
Hakan bu hâli gördükçe kahrolurmuş. Ülkesinde ne kadar hekim, ne kadar bilge varsa toplatmış. Dağlardan otlar, yaylalardan sütler, kovanlardan ballar gelmiş ama nafile… Ne ilaç fayda etmiş ne dua. Hakan geceleri uyuyamaz olmuş.
Bir sabah iki kardeş, gözlerinde az da olsa bir umutla babalarının huzuruna çıkmışlar:
“Babacığım,” demişler, “Belki derdimizin şifası sarayda değil, yollardadır. İzin ver, aramaya çıkalım.”
Hakan yüreği sızlasa da razı gelmiş. Dualarla uğurlamış evlatlarını.
İki kardeş çıkmışlar yola. Az gitmişler, uz gitmişler; dereleri tepeleri aşmışlar. Kurumuş bir bağın kıyısında küçük bir kulübe görmüşler. Kapının önünde ak sakallı, nur yüzlü bir ihtiyar yoğurt mayalıyormuş.
“Hoş geldiniz evlatlar,” demiş, “Yol yorgunusunuz belli. Buyurun dinlenin.”
İki kardeş bu nur yüzlü yaşlı adamla sohbete dalmışlar, sohbet uzadıkça yola çıkmalarına sebep olan dertlerini bir bir anlatmışlar. İhtiyar başını sallamış:
“Derdinizin dermanı var,” demiş, “amma onu kazanmak gerek.”
Sonra kulübeyi işaret etmiş.
Duvarlarda asılı bez torbalar, serili hamurlar varmış.
“Tarhana hazırlıyorum,” demiş ihtiyar. “Güneşte kurutulacak, elekten geçirilecek. Bir el atarsanız akşama size bir tas çorba düşer.”
Kardeşler işe girişmiş. Yoğurdu karıştırmışlar, hamuru sermişler, kuruyanları ufalamışlar. Ellerine un bulaşmış, sırtlarından ter akmış ama gariptir; içleri ferahlamış. Gün batarken tarhanalar hazır olmuş.
İhtiyar ocağın başına geçmiş. Toprak tencerede tarhana çorbası kaynamaya başlamış. Nane kokusu, kızdırılmış tereyağıyla havaya karışmış. Sofraya iki tahta kaşık konmuş.
Kardeşler birer kaşık almışlar ki…
Bir yudum, bir yudum daha…
Taslar boşalmış, çorba bitmiş.
“Amca,” demişler hayretle,
“Bu çorbanın içinde ne var? İçtikçe içesimiz geliyor!”
İhtiyar gülümsemiş:
“Emeğiniz var evlatlar. Alın teriyle kazanılan lokma, hem karnı doyurur hem gönlü.”
O gece kardeşler ilk defa huzurla uyumuşlar. Sabah uyandıklarında yüzleri aydınlık, adımları sağlammış. Şifayı bulduklarını anlayıp ihtiyara teşekkür ederek yola düşmüşler.
Babalarının yanına döndüklerinde artık eski hallerinden eser yokmuş. O günden sonra ne işten kaçmışlar ne emekten. Kazandıkları lokmayı yiyip sağlıkla yaşamışlar.
Gökten üç elma düşmüş.
Biri anlatanın, biri dinleyenin, biri de emeğin kıymetini bilenlerin başına…
Masal da burada bitmiş,
Uyku vakti çoktan gelmiş.
Haydi şimdi gözler kapansın,
Uyumayan kalmasın.
İyi uykular… 🌙



